12 YILLIK ZORUNLU EĞİTİM
Zorunlu
eğitim, yerel kültür ve mesleki eğitimden kopuk bir anlayışla sahada ustadan
öğrenme yerine üstenci ve yabancılaştırıcı yaklaşımla üniversite mezunu
diplomalı işsizler ordusunu üretir hale geldi. Geleneksel meslek, sanat ve
zanaat eğitimi büyük ölçüde tasfiye edildi. Ülkemiz ve milletimiz için
stratejik öneme sahip birçok meslek ve zanaat ya terk edildi ya da
değersizleştirildi. Gençlerimiz, 18 yaşına kadar sahadan öğrenme kabiliyetinden
mahrum bırakıldı. “Üreten ülke Türkiye” anlayışından “Tüketen ülke Türkiye”
anlayışına evrildi. Bu süreç sonunda her lise mezunu gencimiz üniversite
kapılarına yönelmek zorunda hissetti. Zamanla devleti garantili istihdam kapısı
olarak benimsedi ve birçok sektörde nitelikli insan gücü heba edildi. 12 yıllık
zorunlu eğitim ısrarı devam ederse birçok sosyal sorunun derinleşmesi
kaçınılmaz olur.
Akademisyenler,
eğitimciler ve bu işin tüm bileşenlerinin ortak kanaati şudur ki 5 yıl ilkokul,
3 yıl ortaokul ve 3 yıl da lise eğitimi olmalıdır.
12
yıllık zorunlu eğitimin özellikle lise kademesi isteğe bağlı hale getirilmeli,
isteyen devam etmeli istemeyen de kabiliyet ve becerisine göre farklı mesleki
gruplara yönlendirilmelidir. Böylece;
-Eğitimine
devam etmek isteyende kararlılık ve motivasyon artar; istemeyende de üretime
katkı sağlayan güç ve enerji ortaya çıkar.
-Üniversite
kapılarının önündeki yığılmalar ve yoğunluk azalmış olur.
-Eğitimde
şiddetin önü alınmış olur. Zira sınıfın dört duvarı arasında zorla oturtulan
öğrenci derse ve öğretmene karşı ilgisiz davranır. Bu da öğretmen-öğrenci
ilişkisini zedeleyerek disiplin sorunlarını artırır.
SÜRESİZ
NAFAKA
Benzerine
hiçbir hukuk sisteminde rastlanmayan ve boşanan insanları mağdur etmeye devam
eden süresiz nafaka, bir hukuk garabetidir. Evliliğin süresine bakılmaksızın
birkaç günlük, haftalık yahut aylık sürmüş, yalnızca kâğıt üzerinde kalmış olan
evliliklerin sonlandırılması sonucunda bile erkek, ömür boyu nafaka ödemek
mecburiyetinde bırakılmaktadır.
Sırf
boşanan kadına pozitif ayrımcılık adına uygulanan süresiz nafaka, ağır bir
yükün altına sokulan erkeğin yeniden yuva kurmasına engel teşkil etmekte; yuva
kursa dahi yeni eşinin ve çocuğunun hakkı devlet eliyle ihlal edilmektedir.
Hâlbuki Avrupa ülkeleri boşanan kadınların ekonomik bağımsızlığını teşvik etmek
maksadıyla nafaka süresini kısa tutmakta ve onlara istihdam alanları
oluşturmaktadır. Nafaka meselesi, siyasi hesaplardan bağımsız bir şekilde en
kısa zamanda adil bir düzenlemeye tabi tutulmalıdır.
GENÇ EVLİLİK
MAĞDURLARI
Kendi
rızasıyla genç yaşta evlendikleri için haksız suçlamalarla karşı karşıya kalan,
“kişiyi hürriyetinden alıkoyma” ve “çocuğu istismar” suçlarından haksız yere
cezalandırılan gençlerin yaşadığı mağduriyetler uzun zamandır devam etmektedir.
Resmi nikâhlı çiftler, yıllar sonra gelen ağır cezalarla şoke edilmekte,
çocuklarıyla birlikte ciddi mağduriyetlere uğratılmakta, aileleri
dağıtılmaktadır.
Kadının
severek ve isteyerek evlendiğini beyan etmesine rağmen yargının “Hayır, sen
zorla evlendirildin” gibi bir ön kabulle hareket etmesi ve kadına iyilik etme
adına çocuklarının babası olan nikâhlı eşini cezalandırmasının izahı yoktur.
Bir yandan kadının beyanı esastır denilerek; kocası, babası veya herhangi bir
erkek hakkında olumsuz her türlü beyanı delil olmaksızın kabul edilirken, kendi
rızasıyla evlendiğini söyleyen bir kadının beyanının kabul edilmemesi hukukun
içine düştüğü paradoksun bir göstergesidir.
Rızalarıyla
evlenen çiftlerden, kocanın tecavüzcü olarak nitelendirilmesi, Allah’ın emri,
Peygamberin kavliyle helal yoldan evlenen onurlu ve namuslu çiftler için büyük
bir haksızlıktır. Küçük yaşlarda evlilik dışı beraberliklerin hiçbir hukuki
yaptırımının olmadığı, çağdaşlık adı altında normal karşılandığı bir ortamda
helal yoldan nikâhla evlenen çiftlerin cezalandırılması, en hafif tabiriyle art
niyetliliktir. Üstelik devletin “aile yılı” ilan ettiği bir dönemde yuva
kurmanın teşvik edilmesi ve aile kurumunun korunması gibi hedeflere aykırı olan
bu uygulama kaldırılmalıdır.
GELİR VERGİSİ
TARİFESİ, AİLE VE ÇOCUK SAYISINA UYGUN ŞEKİLDE YENİDEN DÜZENLENMELİDİR
2025
yılı, Cumhurbaşkanı tarafından “Aile Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu kapsamda,
ailenin korunması ve desteklenmesi için devletin ekonomik ve sosyal programlar
yürürlüğe koyması kadar, vergilendirme alanında da aile ve çocuk sayısını
dikkate alması gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak düzenlemeler vergi adaletinin
de gereğidir.
Mevcut
vergi sistemimizde, çalışanların hizmetleri karşılığında aldıkları ücretler
Gelir Vergisi Kanunu’na tabidir. Ancak, bu kanunda ücret ve sermaye üzerinden
alınan vergiler için farklı bir gelir tarifesi oluşturulmamış; kişinin eşinin
çalışıp çalışmadığı ya da çocuk sahibi olup olmadığı dikkate alınmamıştır.
Ücretlinin ailevi yükümlülüklerinin göz ardı edilmesi, vergide adaletsiz bir
durum ortaya çıkarmaktadır.
Ücretlerden
alınan vergiler, stopaj yöntemiyle çalışanın eline geçmeden tahsil
edilmektedir. Ücret arttıkça, çalışan daha yüksek bir vergi dilimine girmekte
ve net geliri azalmaktadır. Buna karşın, sermaye gelirleri bir sonraki yıl
beyan edildiğinden, enflasyonist bir ortamda ücretliden kesilen vergi ile
sermaye sahibinin ödediği vergi arasında ciddi bir fark oluşmaktadır. Vergi
ödeme tarihlerindeki farklılıklar nedeniyle, ücretli çalışanlar enflasyon
karşısında daha fazla vergi yükü altına girmektedir.
HÜDA
PAR olarak, vergi sisteminde adaletin sağlanabilmesi için aile ve çocuk
sayısının mutlaka dikkate alınması gerektiğini savunuyoruz. Mevcut sistemde
gelir vergisi tarifeleri belirlenirken ailevi yükümlülükler göz önüne
alınmadığından, özellikle çalışan kesim için adaletsiz bir vergilendirme yapısı
ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 103.
maddesinde yer alan vergi tarifeleri, aile ve çocuk sayısına göre yeniden
düzenlenmelidir. Gelir vergisi tarifesine, ailevi sorumlulukları göz önünde
bulunduran ek düzenlemelerin dâhil edilmesi, vergi adaletinin sağlanması
açısından zorunlu hale gelmiştir.
MİSTİK TERAPİ YÖNTEMLERİ VE SPİRİTÜEL
UYGULAMALAR
Son
yıllarda gündem olan mistik terapi yöntemleri ve spiritüel
(ruhani) uygulamalar, çoğunlukla batıl inançlara dönüşmekte ve insan
hayatını tehlikeye atacak boyutlara ulaşmaktadır. Yoga, çığlık terapisi ve
orman banyosu gibi uygulamalar, insanları maddi ve manevi olarak sömüren büyük
bir ticaret sektörüne dönüşmüştür.
Toplum;
stres, kaygı ve tükenmişlik hissiyle başa çıkmaya çalışırken, bazen gerçek
manevi bir içsel yolculuk yerine, dışsal ritüellere yönelmekte ve buna bağlı
olarak batıl inançlara sapmaktadır. Bu yeni mistik ticaret anlayışı; manevi ve ahlaki değerleri çarpıtıp kendi
çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmekte ve insanları sürekli bir
müşteri statüsüne indirgemeyi hedeflemektedir.
Gerçek
bir manevi yolculuk, kişinin kendi içindeki derinliklere inmeyi, özünü anlamayı
ve hayatındaki gerçek anlamı bulmayı zorunlu kılarken, ticari amaçlarla sunulan
yüzeysel deneyimlerden uzak durmayı gerektirmektedir.
Vahyin
ışığında şekillenen manevi değerlerimiz yegâne tedavi reçetemizdir. Kalpler
ancak Üstün ve Yüce olan Allah’ı anmak onun buyruklarına uymakla mutmain
olabilir, sükûnet bulabilir. Ruh, beden ve zihin dengesini sağlamak ulvi
değerlere bağlılıkla mümkün olabilecektir.
Bu
bağlamda, sapkın uygulamalar ve yöntemlerle çıkar sağlamaya çalışan, insanların
manevi ihtiyaçlarını istismar eden kurum ve şahıslara müsamaha
gösterilmemelidir. Denetim mekanizmaları oluşturulmalı, bu tür batıl
anlayışları yaymaya çalışanlar teşhir edilmelidir.
ABD’NİN
KÜRESEL HAYDUTLUĞU
ABD,
siyonist terör rejimini korumak uğruna uluslararası hukuku hiçe sayarak bir kez
daha küresel ölçekte bir haydut devlet olduğunu göstermiştir. ABD Başkanı
Trump’ın Yemen ve İran’a yönelik tehditleri, yalnızca bu ülkelere değil, bütün
İslam coğrafyasına yönelik saldırgan bir kuşatma politikasının parçasıdır.
Nükleer müzakerelere zorlamak amacıyla İran’a gönderilen tehdit dolu mektup,
Washington’un diplomasiden çok baskı ve zorbalıkla hareket etme anlayışının somut
göstergesidir.
Küresel
bir haydut haline gelen ABD, Irak ve Afganistan’dan sonra aynı yıkımı şimdi
Yemen’de sürdürmektedir. Terör rejiminin bölgedeki güvenliğini sağlamak adına
savaş politikalarını genişleten ABD, Yemen’e yönelik saldırganlığıyla bölgedeki
direnişi bastırmayı ve İslam dünyasını sindirmeyi hedeflemektedir.
ABD
ve terör rejimi, birlikte hareket ederek İslam coğrafyasını yeniden
şekillendirmeye ve kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye çalışmaktadır.
Bu pervasız emperyalist politikalar, sadece bölgesel değil, küresel güvenliği
de tehlikeye atmaktadır.
Bu
vahim tablo karşısında, İslam dünyası sessizliğini bozmak zorundadır. Müslüman
ülkeler emperyalist zorbalık karşısında susmak yerine birlik içinde hareket
etmeli, ortak bir direniş hattı oluşturmalıdır. ABD ve siyonist terör rejiminin
bölgesel yayılmacılığına karşı gerçek bir ittifak kurulmadıkça, bu haydutluk
durdurulamaz. Bugün İslam dünyasının kaderi kendi ellerindedir. Ya ABD ve
siyonistlerin çizdiği sınırlarda yaşamaya mahkûm olacağız ya da
bağımsızlığımızı ve onurumuzu korumak için birlik olacağız. Sessizlik, zulme
boyun eğmektir; birlik ise özgürlük ve adaletin temelidir.
DÜNYA
GAZZE’DEKİ SOYKIRIMA SESSİZ
Siyonist
terör rejiminin Gazze’de ateşkesi bozarak sivillerin üzerine yeniden bomba
yağdırması, bu rejimin sadece güçten anladığını ve hiçbir anlaşmaya sadık
kalmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Ateşkes sürecinde garantörlük
üstlenen ülkelerin bu barbarlığı görmezden gelmesi, denetim görevini terk
etmesi ve sessiz kalması, siyonist terör rejimine dolaylı bir cesaret
vermektedir. Bu sessizlik, sadece siyasi bir acizlik değil, aynı zamanda
sürdürülen soykırıma açık bir ortaklıktır.
Gazze’deki kıtlık ve ilaçsızlık insanlık dışı
bir boyuta ulaşmış; hastaneler çökmüş, açlıktan ölen çocuklar artmıştır.
Ateşkesin bozulmasının sonra yüzlerce kadın ve çocuk vahşi bombalarla
katledilmiştir. Siyonist terör rejimi ordusunun Gazze’ye attığı bildirilerde
yer alan “Gazze yok olsa bile kimse sizi umursamayacak” ifadesi, yalnızca Gazze
halkına değil, tüm İslam dünyasına yönelik bir hakarettir. Bu noktada artık
sözün ötesine geçilmeli, kararlı ve somut adımlar atılmalıdır.
Kınama
ve tel’in mesajları soykırımcı terör rejiminin saldırganlığını durdurmuyor. Bu
vahşete ortak olmak istemeyen ülkeler, terör rejimini tanımaktan vazgeçmeli,
diplomatik ilişkileri sona erdirmeli ve bu rejimin meşruiyetini bütün dünya
sorgulamalıdır. Aynı zamanda, ateşkes sürecinde arabuluculuk üstlenen ülkeler
sorumluluktan kaçmamalı, ateşkesi ihlal eden tarafa karşı net bir tavır ortaya
koymalıdır. Terör rejiminin zorbalığı karşısında askeri ve ekonomik
caydırıcılık seçenekleri de gündeme alınmalıdır. Zulme karşı etkili bir direniş
ancak bu şekilde mümkündür. Gazze için adalet, insanlığın vicdan sınavıdır.
Bugün sessiz kalanlar, yarın kendi topraklarında benzer bir zulümle
karşılaştığında yalnız kalacaklardır. Artık sessizlik değil, birlik ve eylem
zamanıdır.
